Söyle Bana Sen Kimsin?

Epey zamandır yürüyordu genç kadın. Tepenin başına geldiğinde, batmakta olan güneşin ağacın dalları arasından hala gözlerini alabildiğini farketti. Hala güçlüydü. Usulca oturdu patikanın sonundaki kayalığın üzerine. Hayatındaki pek çok şeyi de arkasında bıraktığı şu patika gibi geride bırakmıştı.

Sevgi, hayatında neleri başarmış olduğunu sorguluyordu. İstediklerinin ne kadarını gerçekleştirmişti. Kendine bir yol çizmiş miydi, çizdiği yolda kimleri kendine yol arkadaşı edinmişti. Ömrünün her günü bir başka noktasından bakıyordu belki önünde uzanan o yola ya; tümseklerini aşmak bir tarafa, takılıp düştüğü çakıl taşlarına kafa patlatmak zorunda kalıyordu zaman zaman. Neden başına geldiğini anlamadığı sayısız zorluk mevcutken hayatında, pişman olmadıkları vardı ve elbette ah keşke yapsaydım dedikleri. Nasılsa vakit var, yaparım dediği onca şey, düş kutusunda beklerken zamanla çürümeye bırakılmıştı işte. Hem de yok yere…

Öyle zor geliyordu ki; hesabını henüz kapamadığı onca yıl. Yanlış mı yapmıştı. Verilen onca emek, boşa geçen onca zaman…Neden? Arkası gelmeyen soruları sormaktan kendini alıkoyamıyordu. Pişman olmaktan öyle çok korkuyordu ki…

Ağacın arkasından usulca çıkan yaşlı adamı gördüğünde irkildi. Gözlerindeki yaşları silmek için acele etti. Yaklaştıkça adamın kim olduğunu anımsadı. Mustafa Efendi’ydi bu. Mustafa Efendi, kasabanın gençleriyle sohbet etmekten epey keyif alırdı eskiden. Nedense adam insanların hayatına belirsiz bir zaman aralığında girip çıkmıştır şu ufak kasabada diye geçirdi içinden.

“Ne yapıyorsun burada” dedi yanına yavaşça otururken. “Hiiiçççç…” diye cevapladı genç kadın. “Dertlenecek epey bir yükün var belli ki!”

Yaşlı adamın dingin yüzü bir anlığına her şeyi unutturdu. Şehirden kaçıp geldiği büyüdüğü şu kasabada birkaç gün de olsa yaşamış olduklarını gözden geçirmek istemişti. Eşinin onun hesabından yüklü miktar para çekerek habersizce bir yatırım yaptığını, yaptığı yatırımda epey zarar ettiğini, yıllardır biriktirdikleri her şeyi kaybetmekle yüz yüze olduklarını, dahası evlerinin de ipotek altında olduğunu öğrenmişti. Üstelik çok büyük kavga etmişlerdi. Bir de yetmezmiş gibi, çalıştığı iş yerinde üzeride çalıştığı projelerden biriyle ilgili ortaya çıkan pürüz nedeniyle büyük sıkıntı yaşamış kendi hatası olmayan bu sıkıntı onu istifa etme noktasına kadar getirmişti. Ancak nasıl yapacaktı? Herşey üst üste gelmişti. Şu an riskli bir şey yapmanın vakti değildi. Fakat ne yaptığı iş onu tatmin ediyordu, ne de yeteri kadar birikimi vardı. Üstelik hayatta en güvendiği insanın ona dürüst davranmadığını öğrenmişti. Nasıl devam edecekti. Ya verilen onca emek? Herşey heba mı olmuştu?

Güneş adamın geçirmiş olduğu yılların yüzünde bıraktığı izleri aydınlatıyordu. Ancak öyle yumuşak bir ifadesi vardı ki sanki geçen yıllar onun üzerinde değil; o, geride bıraktığı yıllarda büyük izler bırakmıştı. Sevgi istem dışı sesli düşünmeye devam etti:

– Gençken daha kolaydı risk almak. Yaş ilerledikçe ne zamanın kalır kaybetmeye, ne tahammülün. Hem sonra bir tek kendi sorumluluğun da yoktur artık omuzlarında. Ben…Onun sıkıntısı, bunun beklentisi derken ne istediğimi düşünmez olmuşum. Gençken nasılsa vakit var yaparım dediğim onca şeyin yerini almış “çok geç!” dediklerim. Yazık….

Bir an duraksayıp devam etti.

-Boş vaatlerle, solgun hayallere ayıracak vaktim yok benim! Nasılsa olmaz! Boşa vakit kaybı, hem ne derler sonra? Ya istediğim bu değilse, Ya elimdekilerden de olursam!?”….

Adam gülümsedi. Derin bir nefes aldı, gözlerini kapadı, açtı ve batan güne odakladı.

-Ne güzel, bak bir gün daha bitiyor. Kim bilir; bugün kimler için hayatlarının en mutlu günü oldu, diğerleri için belki büyük yıkımlar yaşandı. Bazıları içinse alelade bir gündü; işlerine gittiler, yolda bir iki trafik ihlali yaptılar, bir iki kişiyle bir iki çift laf ettiler ve eve döndüler. Az sonra sofralarına oturup belki bir iki cümleyle günlerini özetleyip bir iki saate güne gözlerini kapayacaklar. Bugün, bir şekilde, herkes için öyle veya böyle yaşandı bitti işte. Neyi yaşadığından çok onu nasıl yaşdığın önemlidir be güzel kızım.

Sevgi kendisine söylenenleri dinlerken yaşadıkları gözünde canlanıyordu.

-“Sen” dedi. “Daha yola çıkmadan kendine başarısızlık yolunda epey bir pay biçmişsin. Belli ki böylesi daha kolay. Lakin herşey şu batan gün gibi geçer gider. Her şey iyi ve kötü her şey mutlaka bir gün sona erecektir. Her nefes bir diğer soluğa bırakır yerini. Kendi hayatını aynı noktadan seyretmek istesen de mümkün değildir. Her şey kendi zamanını beklemektedir dönüşümünü tamamlamak için. İnsan bunu ne yazık ki bazen çok geç fark eder ve sahip olduklarına tutunur. Annedir, mimardır. Evi vardır arabası vardır, eşi, coluğu, çocuğu, arkadaşları vardır. İşi vardır. Mutlaka hep yitirmekten korktuğu bir şeyleri vardır. Sahip oldukları nedir biliyor musun? Sahip oldukları onun varlığına tanıklık edenlerdir. Doğurmuştur, anne olmuştur varlığına varlık katmıştır. Evi vardır, emek vermiştir kendi elleriyle hazırlamıştır her detayını; onundur, onun sayesinde var olmuştur. Var oluşuna kanıtıdır. İşine yıllarını vermiştir, saatlerce uykusuz kalmış, bir şeyleri tırnaklarıyla kazıyarak elde etmiştir. O onun eseridir. O olmasa var olmayacak bir eser. Nasıl vazgeçilir bunca emekten. Öyle değil mi ya? Nasıl? Hadi canım sen de! Gel dürüst olalım birbirimize aslında söylemek istediğin “nasıl vazgeçerim şimdiye kadar ‘kendim’ dediğim şeyden?” değil mi?

Sözlerin bıçak gibi keskin olmasına, söylenenlerin kulağı tırmalayan bir tonu olmasına rağmen her şey ilk defa anlam kazanıyordu
.

Sahip olduğunu zannettiklerine öyle sıkı sıkıya tutunmuştu ki “BENim “dediği şeyden vazgeçmekten ölesiye korkuyordu. Evinden, işinden arabasından ve hatta eşinden…Vazgeçse kim tanıklık edecekti ki onun varlığına? Nasıl ispatlayacaktı kim olduğunu? KİM olduğunu mu? Gerçekten ya…. kimdi o? Hayatının o noktasında yeni bir soluk almak için artık geride bırakmakta olduğu o acı birkaç haftanın ağırlaşmış nefesini de bırakması gerekiyordu.

“Hayatta yaşanan hiçbir şey sebepsiz değildir. Küçük ya da büyük fark etmez. Her şey mutlaka açığa çıkmayı bekleyen bir başka durumun oluşması için yaşanmaktadır. İnsan yaşadıklarına kapıldığında çoğu zaman deneyimlerinin onu nerelere götürdüğünü fark etmez. İşte bu yüzden durup bir soluk almak, alınan soluğun anlamını idrak etmek çok önemlidir. Hepimiz kendi hikayemizi yazarız. Hikayenin tümcelerini özenle seçer, öznelerini kendimiz belirleriz. ve fakaat…Zaman zaman anın büyüsüne kapılır bitmesin diye uzatırız cümleleri. Bitmesi gerektiğini bile bile bırakamayız tümcenin öğelerini.Noktayı koymak kadar noktadan sonra yeni bir cümleye başlamak da ağır gelir zaman zaman. Bazense noktayı şükrederek koyarız sona erdirdiği için tüm yaşananları ve korkularımızın zincirleriyle bağlar, hikayenin devamını getiremeyiz…

Genç kadın da hayatının o dönemide nokta koymanın vermiş olduğu ağırlığı hafifletmek için yeni cümleler kurmak yerine noktada kaybolmayı seçiyordu işte. Bir kopuş, ayrılış, noktası sağlam bir son hissediyordu tüm benliğinde. İçini hüzünle doldurmak aslında kendine acımasını kolaylaştırıyordu.

Kendine acımak…ne büyük gaflet…NOKTA’yı SON olarak görmek ne büyük kayıptı oysaki…

Öyle bir ana saplanır kalırız zaman zaman…Ne arkamızda doğmakta olan aydan haberdarızdır, ne batan güneşin aydınlattığı yolu görebiliriz denizin üstünde. Gözlerimiz öyle esiri oluruverir ki gün batımının; görmez, hissetmez, fark etmeyiz ne nokta ardına sıralanan yeni cümleyi ne noktaya gücünü veren kelimeleri. Böylesi kolaydır, bahanesi bol bir acıma mekanizması!

Yaşanmış herşey, kurulan her cümle, sarfedilen her kelime, noktadan sonraki cümle için yazılmıştır oysaki. Yeni cümleleri kurabilmek için vardır o nokta ve yeniden derin bir soluk alabilmek için.. Ne cümleleri oluşturmadan bir hikaye yaratabilir, ne soluğumuzu tutarak yaşayabiliriz…

Güneş denizin üstüne yansıyan gölgesiyle yaptı son selamını.Sonra usulca yol verdi kutup yıldızına, NOKTA’nın SONSUZluğundan yeni cümelere ışık tutması adına…

Tükenmez Kalem de tükenir. Ne onu dolduran mürekkep sonsuzdur, ne kalemin döküleceği sözcükler sınırlıdır… Tuhaf; hayat gibi… Hayata nerde bir “s” verdin? Nerede durup nefes almasını hatırladın? Soluksuz yaşadığın bir hayatın, okumadan yazdığın bir yazıdan ne farkı var? Ne anlamı var, düşük cümlelerle dolu imla hatalarının olduğu bir hayatı yaşamanın? Ya üzerinden defalarca geçilen sözcüklerin ne kadar etkisi var hayatında; bıkmadın mı düzeltmekten üst satırlarda kalanları. Sen önünde yazılacak yeni satırlar varken kalemini boş yere kurutuyorsun… Geleceğini geçmişinle karalıyorsun. Artık nokta koymanın vaktidir. Artık yeni cümleler kurmanın vaktidir.

Hepimiz kendi hikayemizi yazarız. Hikayenin tümcelerini özenle seçer, öznelerini kendimiz belirleriz.ve fakaat…Zaman zaman anın büyüsüne kapılır bitmesin diye uzatırız cümleleri. Bitmesi gerektiğini bile bile bırakamayız tümcenin öğelerini.Noktayı koymak kadar noktadan sonra yeni bir cümleye başlamak da ağır gelir zaman zaman. Bazense noktayı şükrederek koyarız sona erdirdiği için tüm yaşananları ve korkularımızın zincirleriyle bağlar, hikayenin devamını getiremeyiz…

Genç kadın da hayatının o dönemide nokta koymanın vermiş olduğu ağırlığı hafifletmek için yeni cümleler kurmak yerine noktada kaybolmayı seçiyordu işte. Bir kopuş, ayrılış, noktası sağlam bir son hissediyordu tüm benliğinde. İçini hüzünle doldurmak aslında kendine acımasını kolaylaştırıyordu.

Kendine acımak…ne büyük gaflet…NOKTA’yı SON olarak görmek ne büyük kayıptı oysaki…

Öyle bir ana saplanır kalırız zaman zaman…Ne arkamızda doğmakta olan aydan haberdarızdır, ne batan güneşin aydınlattığı yolu görebiliriz denizin üstünde. Gözlerimiz öyle esiri oluruverir ki gün batımının; görmez, hissetmez, fark etmeyiz ne nokta ardına sıralanan yeni cümleyi ne noktaya gücünü veren kelimeleri. Böylesi kolaydır, bahanesi bol bir acıma mekanizması!

Yaşanmış herşey, kurulan her cümle, sarfedilen her kelime, noktadan sonraki cümle için yazılmıştır oysaki. Yeni cümleleri kurabilmek için vardır o nokta ve yeniden derin bir soluk alabilmek için.. Ne cümleleri oluşturmadan bir hikaye yaratabilir, ne soluğumuzu tutarak yaşayabiliriz…

Güneş denizin üstüne yansıyan gölgesiyle yaptı son selamını.Sonra usulca yol verdi kutup yıldızına, NOKTA’nın SONSUZluğundan yeni cümelere ışık tutması adına…

Sevgiler….

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir